Yazılarım

48 plajıyla Thassos Adası

Hemen tüm doğaseverlerin tepkisini alacak bir doğal güzellin ortasına mermer ocağı aç, binlerce çam ağacını kes, sonra o bölgeyi plaja çevir “Marble Beach” diye adını koy, turizm anlayışı böyle. Zeytin ağaçlarıyla, arı kovanlarıyla, mermer ocaklarıyla, plajlarıyla ve de otantik köyleriyle gerçekten gönlümüz bu adada kaldı…

Bir gezi yazısı okuyunca

Mustafa Dermanlı’nın Yunanistan’ın Thassos Adası (Taşöz) ile ilgili bir yazısını Birgün gazetesinde okuyunca ilgimi çekti ve oldukça kapsamlı araştırma yaptım. Ada ile ilgili çok sayıda yazı okudum ve Thassos Adası’nda  bir kampingte kısa da olsa bir tatil yapmaya karar verdik. Zaten çadır yaşamını seviyoruz ve keyif alacağımız bir tatil olduğunu düşündük ve haklı da çıktık. Sınır kapısından çıkarken sadece aracın yeşil sigortasını soruyorlar. Yunanistan ise AB uyumlu yeni ehliyetleri kabul ediyor. Sabah erken saatlerde Ayvalık’tan yola koyulduk. Çanakkale’ye ulaşana kadar hiç durmadık sadece Gömeç’te kısa bir mola verdik ve kahvaltımızı ettik.

Çanakkale’ye giriş yapmadan doğru Lapseki’ye geçtik ve oradan Gelibolu’ya 30 dakikalık bir yolculukla ulaştık. Yine hiç mola vermeden Keşan-İstanbul yoluyla sınır kapısı olan İpsala’ya ulaştık. Yunanistan sınırına giriş yapabildik. Tüm bu işlemler yarım saatimizi almadı bile. Araçları ile ilk defa gidecek olanları uyarayım da bizim gibi acemilik yapmasınlar.  Önce 1 numaralı gişeden işlem yapılıyor sonra 2 numaralı gişeden araç ile ilgili giriş yapılıyor. Yunanistan gümrüğünde önümüzdeki üç beş aracı bekledik ve kısa sürede girişimiz yapıldı.

SONY DSC

Aleksandopolis(Dedeağaç)

İpsala- Aleksandropolis (Dedeağaç) arası 50 kilometre otoyolda hız sınırı 130 kilometre. Biz yine bir aksilik olmasın diye yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra Dedeağaç’a giriş yaptık ve doğru marketten buz gibi iki Mitos birası kaptık ve sahilde bir banka oturup mini bir keyif yaptık. Dedeğaç’a varışımız saat 17.00 civarında olunca geceyi burada geçirmeye karar verdik. Kısa bir araştırmanın ardından belediyeye ait bir kampinge yerleşip çadırımızı kurduk. Akşam marketten alışveriş yaptık ve uzo eşliğinde keyifli bir şekilde karnımızı doyurduk.  Sabah çok erken saatte kalktık ve çadırımızı toplayıp Kavala’ya hareket ettik. Yolda birkaç köye giriş çıkış yapıp havayı kokladık.

Yine bir hatırlatma yapayım Kavala’ya uğramadan da  adaya gidiliyor ve Kavala’ya göre daha kısa sürüyor yolculuk. Keramoti sapağını kaçırırsanız Kavala’dan gitmek zorunda kalırsınız, çünkü otoyoldan çıkmak mümkün değil. Yunanistan otoyollarında şöyle bir uygulama var; önce bir şehir, kasaba veya köyün ismi yazıyor levhada ve ardından 500 metre sonra bir daha isim yok exit (çıkış) yazıyor, kaçırdınız mı geri dönüş oldukça zorlu. Kavala’yı merak ettiğimiz için birkaç saat burada kaldık. Kavala da, İzmir gibi apartmanlar ile çevrelenmiş bir şehir geniş bir limanı var sahil boyunca uzanıp gidiyor…

SONY DSC

Keramoti’den yarım saatte Thassos

Daha çok zaman kaybetmeden Kemaroti’ye dönüş yaptık, Keramoti’den yarım saatte bir feribot kalkıyor. Yarım saatlik bir yolculuk sonrası Thassos Adası’na ulaştık. İzmir’de Pefkari kamping adına kendimizi şartlandırmıştık o nedenle Limenerai şehrindeki kampı bulduk. Kamp güzel ancak deniz kıyısına yığılan karavanlar adeta Çin Seddi gibi kıyıyı kaplamış ve kampın havasını kesmiş, başka bir arayışa girdik. Harita üzerinden yaptığımız araştırmada Prinos köyünde Daedalos kampingi bulduk. Sahil boyunca oldukça uzun bir kamp, ağırlıklı olarak Yunan vatandaşları ve Ruslar kalıyor.  Biz çadırımı bir Yunan ve Rus ailenin arasına kurduk. Adada kamplar üç kategoride değerlendiriliyor. A-B-C şeklinde. A sınıfındaki kamplar artık kamp mantığından çıkmış daha çok sosyete hitap eden bir konuma getirilmiş ve lüks olanaklar sunulmuş. A sınıfı kamplara talep çok olunca çadır alanları daraltılmış ve güneşin ortasında çok sayıda çadır kurulmuş cazip değil.

Tatili kampingte tamamladık

SONY DSC

Daedalos kampında kaldık, buzdolabı, sıcak suyu, duşları, tuvaletleri ve plajı ile bizim için muhteşem bir kamptı. Gelelim adanın genel yapısına: adada 48 plaj (Beach) var. Ancak bu 48’in dışında  beğendiğiniz her yerden denize giriliyor, su ne soğuk ne sıcak ancak pırıl pırıl, tertemiz. Adada toplanan çöpler orada kalmıyor büyük taşıyıcı araçlar ile Kavala’ya veya Keramoti’ye taşınıyor ve adanın temiz kalması sağlanıyor çok da mantıklı. Bugüne kadar gezdiğim adalar içinde en yeşil olan ormanı en bol olan ada. Ve adanın çevresi sık çam ormanları ile kaplanmış durumda. Sadece kötü görüntü yaratan mermer ocakları var. Adada paranız kısıtlıysa çok ucuza karnınızı doyurabileceğiniz yerler var. Bir yerde 8 Euro’ya yiyebileceğiniz bir döner başka bir yerde 5 Euro civarında ve porsiyonlar oldukça büyük… Biz marketlerden kahvaltılıklar aldık kampın buzdolabında koruduğumuz için hiç sorun yaşamadık.

Bu arada adanın dört bir yanı zeytin ağaçları ile kaplanmış ve ülkenin önemli zeytin yağı bu adadan çıkıyor. Ayrıca arıcılık da favori ve yollarda bal satışı yapan çok sayıda köylüye rastlıyorsunuz. Bir de dikkat edilmesi gereken bir konu var adada hayvancılık da ünlü. Köylerde oğlak çevirme yapan çok sayıda restoran görmek mümkün. Keçiler serbest bir şekilde ortalıkta dolaşıyor ve her an için yolda bir keçi ile veya sürüsüyle karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Kedi köpek gibi dolaşıp duruyorlar. Kaldığımız kampa yakın  Skala Marion köyü ardı ardına üç ayrı koyu ve plajları ile en beğendiğimiz yerdi, zamanımızı okuyarak ve dinlenerek geçirdik. Favori plajlar arasında Tripiti, Paradisos, Skala Sotira, Skala Potamias,  Atspas ve Aliki en beğendiklerimiz.

SONY DSC

Giola çukuru

Ama en keyif aldığımız tam bir günümüzü geçirdiğimiz Giola çukurundan söz etmeden geçmeyeceğim…Ana yoldan kötü topraklı bir yoldan gidiliyor Giola’ya, bir süre sonra yol o kadar kötü bir hal alıyor ki aracı park etmek zorunda kalıyoruz. Giola çukuru yaklaşık 50 metre kare büyüklüğündü dağın yamacında denizden gelen sert dalgaların vurmasıyla oluşmuş doğal bir havuz.

Köyler hüzünlü

Adanın dört büyük köyü var: Panagia, Theologos, Maries ve Kazaviti. Ayrıca küçük köyler de var,  Skala Kallirahis,  Sotiras, Skala Marion, Skala Raxoni ve Lefki gibi. Lefki hariç tüm köyleri dolaştık, sokaklarını karış karış gezdik.Taş yollar, taş evler, kayrak taşlı kiremitler revaçta. Zeytinyağı müzesiyle bilinen Panagia köyü en beğendiklerimizden. En fazla iki katlı yapıların yer aldığı sırtını ormana dayamış olan Panagia köyünde çatıların tümü kayrak taşı ile kaplı, dar sokakları kireç ile boyanmış minik bahçeleriyle masal dünyasında gibi hissediyor insan kendini. Theologos köyü de orman köyü, iki yol köyün içinden geçiyor birini gidiş diğerini geliş olarak kullanıyorlar. Restoranlarıyla ünlü hemen her restoranda oğlak çevriliyor. Sokak aralarında dolaşırken pişmiş oğlak kokusu karnınızı acıktırıyor. Bu köyün bir de müzesi var ancak çok kapsamlı değil. 

Avrupa Birliği  510 bin Euro göndermiş

SONY DSC

Bu arada Aliki koyundan söz etmek istiyorum, plajın arkasında yüzlerce yıl önce kullanılmış mermer ocakları var. Ulaşım o dönemde deniz yoluyla yapıldığı için mermer ocaklarını denizin dibinde açmışlar ve o yılların koşullarında ilkel aletlerle mermerleri kesip çıkarmışlar ve gemilerle de taşımışlar. AB bu bölgeyi koruma altına almış ve 510 bin Euro para göndermiş. Bu bölgede ateş yakmak, kamp yapmak kesinlikle yasak.

Eğlenmek için Skala Potamias

Bu arada adaya eğlenmek için gitmek isteyenlere de bir önerim olacak. Skala Potamias  adada renkli yaşamın popüler olduğu bir bölge hem uzun Potos plajı ile ünlü hem de hediyelik eşya satan dükkanlarıyla. Thassos merkezde 3-5 Euro ödeyerek alacağınız bir hediyelik eşya burada 1-3 Euro, bölge yeme, içme ve eğlence açısından dopdolu…

Binlerce zeytin ağacı ve arı kovanı

Tekrar köyleri anlatmak istiyorum. Raxoni mütevazı bir köy Kallirahis de öyle. Sotiras tam bir dağ köyü ancak pek çok yaşam son bulmuş terk edilmiş ve yıkılmış evleriyle hüzün veriyor. Ancak köyün merkezindeki dev çınar ağacının altındaki tavernada yer bulmak mümkün değil. Ayrıca dağdan gelip akan buz gibi suyu şişelere doldurmak için insanlar kuyruğa giriyor, biz de o buz gibi sudan içip yüzümüzü yıkadık.  Maries köyü de sakin ve sessiz bir köy yol boyunca binlerce zeytin ağacı ve arı kovanı var, köyün sonunda bir de şelale var, epey cılız akıyor ve mini bir gölet oluşturmuş çınar ağaçlarının arasında. Yine diğer köylerde olduğu gibi burada da eski yapıların bir bölümü yıkılmış bir bölümü de ayakta zor duruyor direnmeye devam ediyor. Genellikle köylerde yaşlı nüfus yaşıyor. Thassos Adası’nda kaldığımız günlerde bir geleneksel festivallerine rastladık kısa süre eğlenceye eşlik ettik…

Kastro köyü ve hüzün

Adanın dört bir yanını, hemen tüm köyleri gezdik, sokaklarını dolaştık evlere baktık, avluları ve bahçelerini hayranlıkla seyrettik. Tatilin son günlerinde bir köy kalmıştı… O köye de gitmeye karar verdik. Kastro köyü adanın en zirvesinde bir köy, çevresi sık ormanlarla kaplı ama köy bozkır… Yaklaşık 20 kilometrelik bir yolculuk sık çam ağaçlarının arasında sürüyor. Köy bizim Güneydoğu Anadolu’nun tipik köylerini andırıyor. Bozkırın ortasında taş evler, toprak yollar ve tek tük ağaçlar. Önce geri dönmeyi düşündük, o kadar yol teptik diye köyün içini ve çevresini gezmeye karar verdik.  Bir kilise ve ardında taş yapılı bir bina gördük. Kilise kapalı olduğu için taş binaya yöneldik ve onun da şapel olabileceğini düşündük.  Taş yapının eni beş metre uzunluğu ise on metre civarındaydı, yüksekliği ise iki metre kadardı. Çatısı da taş ile kaplıydı ve çatıda bir baca vardı. Demir kapının açık olan penceresinden içeri doğru baktığımızda bir kemik yığını ile karşılaştık; kısa süre bir şok yaşadık! Ve ne olduğunu anlamaya çalıştık. Kapı birden açıldı ve içeri girdik,  içeride tepeleme kemik yığını duvar diplerinde çelik ve ahşap kutular üzerinde ölenlerin fotoğrafları ve içinde kemikleri. Şaşkın şaşkın bakarak ne olduğunu öğrenmeye çalıştık… Google’ye sorduk bir şeyler bulamadık. Hüzünlendik, neden böyle olduğunu sorgulayıp durduk Ayşe ile birbirimize. Yaşamı sorguladık, yaşamın sonunu düşündük, kemikleri, kafataslarını düşündük, garipsedik ve İzmir’e döndük ve Yunan bir arkadaşım anlattı: bunun bir gelenek olduğunu ölünün üç yıl boyunca mezarda kaldığını ve sonra kemiklerinin çıkarılıp kutulara konulduğunu ve burada sonsuza kadar kaldığını söyledi. Anlatılanlar bizi aydınlattı. Ama uygulamanın ulu orta yapılması ve kapısı açık, kemiklerle ve kafataslarıyla yüz yüze gelmenin burukluğunu hala yaşıyorum.

Marble Beach

Mermer plajı… Bildiğimiz mermer ocağı ve halen üretime devam ediyor, dev kamyonların biri gelip diğeri gidiyor, sahilde dev vinçler park etmiş arabaların arasından boy gösteriyor, sahil boyunca dev mermer bloklar boy gösteriyor. Mermer ocağı sık bir çam ormanının içinde çalışmaya başlamış, kimse de tepki göstermemiş çünkü çok verimli bir mermer ocağıymış ve yıllardır da blok çıkarmaya devam ediyor. Çevrecilerin tepkisini daha çok çekmemek için bir çözüm yolu bulmuşlar. Mermer ocağı çalışmaya devam etsin ancak adanın en güzel koyundan da insanlar neden yararlanmasın diye düşünmüşler… Ortalık toz duman, çam ağaçlarının ibreleri bembeyaz, araçlar toz içinde, plajın kumları mermer kırıkların oluşuyor ama ilginç insanın üzerine yapışmıyor. Denizin içine de tonlarca mermer tozu dökmüşler ve denizin altına yerleşen mermer tozları turkuaz bir görüntü yaratınca turistlerin ilgi odağı olmuş. Çam ormanlarının önemli bir bölümü kesilmiş ancak sahil boyunca zeyin ağaçları dikmişler, ağaçların arasına bir de restoran açmışlar… Adanın en güzel koyunda en sık çam ormanları ile çevrilmiş bölgesini popüler bir konuma getirmişler. Ve bunu kim düşündüyse kim akıl ettiyse kendimizce kutladık. Hemen tüm doğaseverlerin tepkisini alacak bir doğal güzelliğe mermer ocağı aç, binlerce çam ağacını kes, sonra o bölgeyi plaja çevir Marble Beach diye adını koy, turizm budur… Zeytin ağaçlarıyla, arı kovanlarıyla, mermer ocaklarıyla, plajlarıyla ve de otantik köyleriyle gerçekten gönlümüz bu adada kaldı…

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu