Midilli Adası’nda nasıl gezilir?
Yaz sezonu boyunca, Yunan adalarındaki yemek masalarından kalkanların ödedikleri hesapları, paylaştıkları fişlerin rakamları konuşuldu, yazıldı ve çizildi günlerce; hatta karşılaştırmalı hesaplar bile yapıldı. Ben yıllardır seyahat ediyorum; gittiğim yerlerde daha çok o ülkenin doğal güzelliklerini, kültürlerini, geleneklerini, tarihini, kentin eski sokaklarını, mimari yapısını, grafitilerini, heykellerini, orada yaşayan sanatçıların eserlerini görmek isterim.
Yıllardır öyle de yapıyorum, gezip gördüğüm yerleri eşim dostum yararlansın diye paylaşırım, nasıl gittim, nerelerde dolaştım, neler gördüm yazarım anlatır gibi, bir faydası olsun. Ancak ben böyle bir dönem görmedim, yedikleri balıkların, karideslerin, etlerin, kalamarların, içtikleri Uzo’ların fişlerini paylaşan, tatil diye ucuz yemeğe gidenlerin görgüsüzlüğü ayyuka çıktı.
Midilli’ye gitmişsin, daha limana girerken sizi rengarenk mimarisiyle iki üç katlı evler karşılıyor. Feribottan iner inmez hemen karşınızda sahip olduğu 700 yıllık köklü tarihi ve yüzyıllardır mimari formunu korumuş olmasıyla ve hala düzenli bir şekilde burçlarının restorasyonu devam eden Midilli Kalesi dikkatinizi çekiyor. Feribottan iner inmez tarihi çarşının dar sokaklarında kaybolmak istiyor insan. Kafeteryalar, pastaneler orada sohbet eden genci yaşlısı insanlar, kahvelerini yudumlayan ak saçlı amcalar, teyzeler, çocuklarını gezdiren çiftler, her parkta anısını yaşattıkları insanların heykelleri ve kim olduğuna dair hem Yunanca hem İngilizce bilgiler.
Otelinize yerleştikten sonra, kiraladığınız arabaya atlayacaksınız ve adanın dört bir yanını doyasıya gezeceksiniz. Ben de öyle yaptım, bakın anlatayım. Öncelikle serinlemek için kent merkezinde eski limana 500 metre uzaklıktaki Belediye işletmesi Plaz Beach Bar ve Restaurant’a gitmenizi öneririm 2 Euro karşılığında giriş yaptığınız bu işletmede, şezlong ve şemsiyeye bir kuruş ödemiyorsunuz. Her türlü yiyecek ve içeceğin bulunduğu Plaz’da yorgunluğu attıktan, mavi bayraklı sularında serinledikten sonra, Molivos yönünde adayı gezmeye başlayabilirsiniz.
Geçtiğimiz hafta Jalem Tur’dan gidiş-dönüş feribot biletini aldım, booking.com sitesinden bir daire kiraladım, Ayvalık gümrük kapısından geçiş yaptım, feribotla yola koyuldum. Hava biraz rüzgarlı ve deniz çalkantılı, buna karşın keyifli bir yolculuk başladı. Yavaş yavaş Ayvalık hudut kapısından uzaklaşmaya başladık ve bir süre sonra gözle görülmeyecek bir uzaklıkta kaldı. Feribot o kadar hızlı gidiyor ki, Midilli Adası’nın silueti netleşmeye ve adada gelip giden araçları görmeye başladık.
Öğleye varmadan önce Midilli limana giriş yaptık. Yine sorunsuz gümrükten geçişi tamamladık. 1.630 kilometrekarelik armoni ve güzellikler dolu bu sevimli adaya adım attım, daireye yerleştim. Yaklaşık yüz yıllık bu eski konak kırmızı panjurları, turunç ağaçları ve mis gibi kokan yaseminleriyle beni karşıladı. Giriş işlemlerinin ardından kendimi çarşıya attım.
Çarşının bir ucundan öteki ucuna yürüdüm. Dükkanlarını yeni yeni açmaya başlayan Midilli esnafı kapılarının önünü temizliyor, vitrinlerini siliyor ve güne hazırlanıyordu. Adanın minaresi yıkılmış yarısı çökmüş, tek Türk camisi olan Yeni Cami’ye kadar yürüdüm. Tek tük açılan dükkanlara girip neler sattıklarına baktım.
Bu arada adayı ziyaret edenlere, Molivos antik kentine mutlaka gitmenizi öneririm. Girişte ışıl ışıl aydınlatılmış kale gelip gidenleri selamlıyor. Sahilde eskinin zeytinyağı fabrikası restore edilmiş ve günümüzün butik oteli olarak hizmet vermeye başlamış. Fabrikanın bacası, koyun her yerinden size burada olduğunuzu hatırlatıyor. Molivos’un tam karşısında Ayvacık sahilleri. Molivos’ta büyülendim, “Zaman olsa da burada da ayrıca bir gece konaklamak ne güzel olurdu“ diye iç geçirdim. Köy içinde kısa bir turun ardından denize hakim sahildeki salaş lokantalardan birinde ahşap sandalyelere yerleştim. Yunan müziği eşliğinde nefis bir akşam yemeği ve hoş sohbet ile tadına doyamadığım Molivos’un renkli ışıklarını geride bıraktım. Gece karanlığında Petra köyünün uzun kumsallarını sağ tarafıma alarak, dolunayın aydınlatan ışığı tepemizde, sağlı sollu güzel çam ormanları ve zeytin ağaçlarının eşlik ettiği yolculuk sırasında Kaloni iç körfezinin kıyısından kent merkezine ulaştığımda saat gece yarısını çoktan geçmişti.
Günün ve yol yorgunluğunun ertesi günün programını hızlı bir şekilde ayarladım. Pazar günü erkenden kalkacak, kahvaltı edecek ve Kaloni iç körfezinin kuzey ucunda yer alan Nyifida plajına gedecektim. Gelin görün ki, yolda okuduğum bir levhanın yanlış yönlendirmesi sonucunda, doğanın yeşil ile sonsuz mavinin tonlarıyla harikalar yarattığı bir koyda buldum kendimi. Tarti, yaklaşık bir kilometrelik sahili, bir eldeki parmakları geçmeyecek sayıda kırmızı kiremitli evleri, altın sarısı kumları, cildi yakan güneşi ve koyun girişindeki kayalıkları ile buyur etti beni gün boyunca. Sahilde salaş bir lokantanın masalarında yer buldum. Ağırlıklı olarak yerel halkın yararlandığı Tarti koyunda soğuk biramı yudumladım. Denizin dibinin göründüğü serin sularında kulaç attım, koyun girişindeki kayalıklara kadar yüzüp, kendimi kayaların tepesinden sulara bıraktım.
Ancak adaya gelenlere şöyle bir önerim olacak; ben önce Agiasos Dağ Köyü’nü öneririm. Çınar, çam, kestane ve kiraz ağaçlarından oluşan muhteşem bir yeşillikle çevrili bu köyün, insanları cana yakın, ilgili, eli bol, gönlü bol. Agiasos, Olimpos dağının yemyeşil yamaçlarında yer almasıyla ve uçsuz bucaksız deniz manzarasıyla Midilli’nin, bence en güzel köylerinden. Köyde, güzel taş evler ve çiçekli balkonlar korunmuş, bizdeki moda olan camlarla güzelim balkonları kapatmamışlar. Agiasos’a giden yol inanılmaz güzellikleri barındırıyor. Karnınızı doyuracağınız çok işletme de var.
Soğuk içecek veya yemek için, yüzyıllık ağaçların gölgesindeki kahvehanelerinin birine oturun. Agiasos’un biraz dışında, Polihnitos’a giden yolda, son derece güzel ve serin Agios Dimitrios mevkisinde mutlaka mola vermek gerekir. Yol üzerinde ünlü suya sahip Tsingos kaynaklarından kana kana su içeceksiniz. Orada büyük göl kavşağından sola dönüp Olympos tepesine giden yolu tutarsanız, adanın yarısı ayaklarınızın altına serilecek. Büyük Göl yani Megli Limni. Burada çok sayıda açıkhava manavları çok ilgi çekici.Eşsiz ekşi elmaları, armutları, dağ hindibaları, lahanası, karnıbaharı ve üzümleri satılıyor. Köyün kültür merkezi olan ve 1854 yılında yapılan “Anagnostirio i Anaptiksi” (Kalkınma Okuma Odası) nda kütüphanesi, sinema-tiyatro odası ve içinde Lesvoslu sanatçıların eserlerini barındıran bir Folklor Müzesi beni adeta büyüledi.
Adanın en güzel yollarından biri, Apesos. Plomari’nin eski başşehri Megalohori. Ve inanılmaz güzellikteki Geras Körfezi. Skopelo’ya giden küçük kırsal yol. Megalohori’den yaklaşık 3 Kilometre uzaklıktaki, Plomari’nin diğer köyleri; Akrasi, Paleohori, Neohori ve dağın tepesinde ıssız Milies Köyü.
Dönüş yolculuğunun başlayacağı bu son günde saatler bizimle yarıştığından pes edip birkaç yer daha görmek istedim. Koloni körfezinin kıyısından Midilli merkezine kadar uzandım. Valizlerimi otelden alıp, gümrükte güvenli bir yere bıraktım. İlk gün geldiğim Plaz Beach Bar ve Restaurant plajına gidip feribotun kalkış saatine kadar bol bol kulaç attım. Sıcak anılar ile dolu bu yolculukların ardından feribotta özlemini çektiğim sıcak demlenmiş çayları yudumlarken, teknemiz Midilli limanından demir almaya başladı.
Biz ayrılırken, kent yeni bir geceye adım atıyor, rengarenk ışıklar birer birer yanıyor ve akşam silueti gündüzün yakıcı güneşini unutturup yeni bir canlılığın işaretlerini vermeye başlıyordu. Ağır ağır limandan uzaklaşan teknemiz Ayvalık’a doğru yol alırken, gök kubbede ışıl ışıl yanan Dolunay bize yol boyunca eşlik ediyordu. Unutulmayacak anıların yer aldığı bu sıcak bakışlı, güler yüzlü insanların yaşadığı Midilli Adası ile ilgili kaleme almaya çalıştığım bu yazımda üçüncü kadehimi fondipleyip yeni gezilere yelken açmak için, internet üzerinde çoktan bir arayışa girmiştim bile…




